HOROSKOPUN ÜÇ YÜZÜ

Dane Rudhyar


Horoskopun Üç Yüzü
Dane Rudhyar


Çeviri: Nuray Kurtuluş

İnsanın Doğası ve Astrolojik Simgeler


Popüler dinlerin çoğu insanı ikili bir varlık —ruh ve beden, hatta melek ve hayvan— olarak ele alırken, daha ezoterik ve felsefi gelenekler onu üçlü bir varlık olarak tanımlamıştır: tin, ruh ve beden; ya da tinsel monad, psişik varlık ve fiziksel-canlı organizma.

Bu yüzyılın başlarında, İngiltere’de astrolojinin yeniden canlanmasında etkili olan Alan Leo, doğum haritasında üç göstergeyi öne çıkardı: Güneş, Ay ve Yükselen. Bunların sırasıyla insanın tinsel doğasını, dış kişiliğini ve fiziksel bedenini temsil ettiği kabul ediliyordu. Teozof olan Alan Leo, astrolojinin geleneksel kavramlarını, Teozofi ve Yeni Düşünce akımının ilk öğretmenlerinin yaydığı insan doğasına ilişkin temel inançlarla ilişkilendirmeye çalışıyordu.
Bu öğretmenler, insanın tinsel doğasından çoğu zaman dışsal “kişilik”ten ayrılan “bireysellik” olarak söz ediyorlardı. Yüksek benlik, daha kişisel ve aşağı benliğin karşısında konumlandırılıyordu. Yüksek benliğin doğum haritasındaki Güneş’te, aşağı benliğin ise doğum haritasındaki Ay’ın konumunda ifade bulduğu düşünülüyordu. Yükselen’in de fiziksel organizmanın temel karakterini ve yapısını gösterdiği kabul ediliyordu.

Bu eşleştirmeler kuşkusuz geçerlidir; ancak geçerlilikleri esas olarak belirli bir metafizik ya da psikolojik felsefeye dayanır. Nitekim astrolojide kullanılan tüm göstergelerin anlamı ve işlevi, astrologun evrene, insana ve topluma ilişkin felsefi yaklaşımından kaçınılmaz olarak etkilenir. Astroloji, gerçek anlamıyla bir “dil”dir.
Dil, anlamları ve insan davranışına yönelik yönlendirmeleri aktarmak için simgelerin kullanıldığı karmaşık bir sistemdir. Astrolojide gezegenler, burçlar ve doğum haritasının dört temel açısını tanımlayan ufuk çizgisi ile meridyen birer simgedir. Aynı şekilde, Çin, Hint, İbrani ya da Pisagorcu eski numerolojilerdeki sayılar ve ister Asya ister Batı geleneklerinde olsun, teürjinin gizli uygulamalarında, ezoterik meditasyonda ya da törensel sihirde kullanılan geometrik biçimler —mandalalar gibi— güçlü simgelerdir. Geçmişteki ve günümüzdeki çoğu ezoterik topluluk da “güç sözleri” ve mantralar kullanır. Akdeniz’in Helen dünyasındaki Gnostikler ise tüm varoluşun temeli olarak “yaratıcı söz”ten, yani Logos’tan söz etmişlerdir.

Üç temel gösterge
Alan Leo, doğum haritasındaki Güneş’e, Ay’a ve Yükselen’e belirli anlamlar yüklediyse, bunun nedeni, yaşama ve insana ilişkin teozofik bakış açısının onu bu anlamlandırmaya yöneltmiş olmasıdır. Farklı bir felsefi yaklaşıma sahip bir astrolog, bu üç göstergeyi doğal olarak farklı biçimde yorumlayacaktır.
Bununla birlikte, bu astrolojik simgelerin ardında temel ve tartışmasız astronomik olgular vardır. Bu olgular, bir insanın doğum anında Güneş, Ay ve doğu ufku —ya da şafak noktası— arasında inkâr edilemez bir ilişki bulunduğunu gösterir. Ancak burada da her şey, bu astronomik etkenlere hangi konumdan bakıldığına bağlıdır. Gözlemcinin bulunduğu konum, gözlem yapma kapasitesi ve gözlemlediklerini tanımlayıp yorumlarken kullandığı düşünce biçimi, her yorumda belirleyici etkenlerdir. Astrologlar çoğu zaman bu noktayı gözden kaçırır.

Her canlıyı, yaşam faaliyetlerini sürdürürken kullandığı enerji açısından değerlendiren bir gözlemci için Güneş, haritanın en temel göstergesi gibi görünmelidir. Çünkü Güneş, Dünya’nın biyosferinde işleyen ve onu etkileyen, dolayısıyla bütün canlı organizmaları etkileyen enerjilerin kaynağıdır.
Bir başka gözlemci, enerjinin kendisinden çok “ışık” kavramına yarı mistik bir anlam yükleyebilir. Bu durumda Güneş’in ışık ve ısı yayan parlaklığı ile Dolunay’ın serin, yansıyan ışığı arasındaki karşıtlıktan derinden etkilenir. Bu karşıtlık onun için, ışığın kaynağı olarak tin ile tinsel ya da ilahi ışığın kişiselleşmiş yansıması olarak ruh arasındaki karşıtlığa dönüşür. Böyle bir gözlemci için şafağın ve gün doğumunun simgesi olan Yükselen de özel bir anlam taşır. Yükselen’i, tinsel-güneşsel aydınlanmanın Dünya’da doğmuş belirli bir insana ulaşma biçimi olarak düşünebilir.
Ancak kendilerini derinden ve temelden yeryüzüne bağlı hisseden astrologlar da olabilir. Onlar için Yükselen, insan varoluşunun ilk anını simgeleyebilir. Astroloji öncelikle “şeylerin başlangıçları” ve döngülerin çıkış noktalarıyla ilgilendiğinden, bu astrologlar söz konusu göstergenin bireyin tüm yaşam gelişiminin anahtarını içerdiğini düşünebilirler. Bu, filizlenen bir tohumun içinde olgun bitkinin bütün biçiminin potansiyel olarak bulunmasına benzer. Bu astrologlar için Güneş hâlâ “enerji ilkesi”ni temsil edebilir; ancak onları daha çok, enerjinin içinde işlediği organizmanın “biçim ilkesi” ilgilendirir.
Astrolojide Ay’ın temel bir rol oynadığı bir dönem de vardı. Bunun nedeni muhtemelen, sürülerini güden ve gece göğünün altında uyuyan göçebe halkların, yıldızların arka planı önünde hızla hareket eden ve biçimi değişen Ay’ı gizemli anlamlar, hatta mesajlarla dolu görmesiydi. Ay’ın aylık döngüsünün hayvanların ve insanların üreme verimliliğiyle ilişkili olduğu düşünülüyordu; bu nedenle döngü, hayvancılıkla uğraşan topluluklar için özel bir anlam taşıyordu. İnsanlığın oluşturduğu ilk “zodyak”ların, 27 ya da 28 “menzil”e ayrılmış ay zodyakları olması kuvvetle muhtemeldir. O eski çağlarda toplumsal ve kabilevi örgütlenmede anaerkillik hâkim ilkeydi. Ay da çoğunlukla dişil cinsiyetle ilişkilendirilmiştir; bunun nedeni belki de ışığının niteliğinin ve karakterinin Güneş’inkinden farklı olmasıdır.

Bununla birlikte, Güneş diski Aton’u tek kozmik Tanrı’nın bir tezahürü olarak kabul ettirmeye çalışan Mısır firavunu Akhenaton döneminden —belki de çok daha öncesinden, Hindistan’da ve başka yerlerde— itibaren Güneş, eril tanrı ve tek Yaratıcı İlke olarak kutsanmıştır. Bu nedenle Alan Leo’nun, doğum haritasındaki Güneş konumunun “yerli”nin —yani doğum haritası incelenen kişinin— tinsel doğası hakkında bilgi verdiğine inanması mantıklıydı.

Teozoflara göre tin her yerdedir; ancak varoluşun daha yüksek bir boyutu olarak adlandırılabilecek bir alanda bulunur. Güneş ise evrensel Tin’in dağınık enerjisini, güneş ışınlarının Dünya’ya hangi açıyla ulaştığına bağlı olarak farklı biçimlerde odaklayan bir mercek gibidir. Aynı şekilde, insandaki Tin —atman— de evrensel Tin’in —Brahman’ın— yoğunlaşmış bir biçiminden ibarettir. Kişinin doğduğu yılın zamanına göre tinsel enerji, burçlarla simgelenen on iki temel biçimden ya da Işın’dan biri aracılığıyla işler.

İnsan, Tin’in bireyselleşmiş bir birimidir; “güneşsel Benlik”, onun gerçek “bireyselliğidir”. Ancak bu tinsel varlığın, yani “gerçek insan”ın Dünya’da tezahür edebilmesi, bilince ve hâkimiyete ulaşabilmesi için ikilik, değişim ve çatışma deneyimlerinden geçmesi gerekir. Ay alanına da burada ulaşırız: Güneşsel-tinsel gücün yalnızca yansıma yoluyla deneyimlendiği, değişimin sürekli olduğu bir alana. Bu, belirsizliklerle, gölgelerle ve gizemlerle dolu psişik alandır.

Bu nedenle Alan Leo, doğum haritasındaki Ay konumunun insanın “kişisel” karakterini, “duygularının” temel niteliğini ve yaşama ve topluma verdiği dışsal tepkileri gösterdiğine inanıyordu. Bugün de pek çok astrolog bu görüşü benimsemektedir. Başka bir deyişle Ay; teozofların ve Yeni Düşünce akımının izleyicilerinin “kişisel ego” ya da “aşağı benlik” derken kastettikleri şeyi gösterir.
Bu genel felsefi ve psikolojik yaklaşıma göre astrolojik haritanın üçüncü temel göstergesi Yükselen’dir. Daha geniş anlamıyla bu gösterge, “ufuk ve meridyen haçı”nı, yani bu iki çizginin haritanın dairesel sınırlarıyla kesiştiği yatay ve dikey çizgileri kapsar. Astrolojide bu çizgilerin oluşturduğu dört noktaya dört açı denir. Haritanın sol tarafındaki Doğu Açısı’na Yükselen denir; çünkü daha önce belirtildiği gibi bu nokta gün doğumunu temsil eder. Yeni doğan bir bebeğin ilk nefesini aldığı sırada Doğu’da yükselen zodyak derecesidir. Bunun karşısında Alçalan ya da gün batımı noktası bulunur.

Burada fiziksel ve organik bir etken söz konusu olduğundan Yükselen’in, bedenin; daha doğru bir ifadeyle fiziksel organizmanın bireysel ritminin simgesi olduğu düşünülür. Teozof Alan Leo’ya göre bedenin doğumu, tinsel Benliğin —ya da “bireyselliğin”— döngüsel gelişimindeki pek çok dönemden yalnızca biridir; bu Benlik tekrar tekrar maddi, dünyevi organizmalarda bedenlenir. Dolayısıyla Yükselen’in, tinsel Benliğin bedenlenmelerinden biri sırasında giydiği “giysiyi” anlattığı söylenirdi.

Kişiliğin iki anlamı
Birçok astroloji kitabında Yükselen’in ve başlangıç noktası olduğu Birinci Ev’in “insanın kişiliğini” temsil ettiği söylenir. Karışıklığı artıran bir başka nokta da “kişilik” teriminin anlamının; teozofik ya da ezoterik bir yazara mı, yoksa C. G. Jung gibi modern bir psikoloğa ya da Ian Smuts gibi bir filozofa mı kulak verdiğimize göre temelden değişmesidir.

Jung’a göre insan varoluşunun tinsel amacı “kişiliğin bütünleşmesi”dir. Bu, insan doğasındaki tüm enerjilerin ve dürtülerin; biçimlenmiş, belirgin, iyi örgütlenmiş ve olumlu bir bütün oluşturacak şekilde bütünleştirilmesi demektir. Böyle bir bütün, toplum içinde ve evrenle ilişkisi bakımından yaratıcı ve yapıcı biçimde işleyebilir.
Öte yandan “kişilik” sözcüğü, sözde “tinsel” gruplar için oldukça olumsuz bir anlam taşır. Bu grupların birçoğu, bireysel gerçeklik ile kişilik, tin ile madde arasındaki ikiliğe odaklanır; bu ikilik güçlü bir ahlaki nitelik taşır. Nitekim astroloji bugün hâlâ “iyi” ile “kötü”, iyicil ve kötücül gezegenler, “şanslı” ve “şanssız” burçlar ile açılar arasındaki karşıtlığın etkisi altındadır.

Kelimeler gerçekten de kafa karıştırıcıdır; çünkü birçok farklı, hatta çoğu zaman birbirine neredeyse zıt anlamlarda kullanılırlar. Günümüzde astrolojide var olan karışıklığın büyük bölümü de bundan kaynaklanır. Bu karışıklığı gidermenin tek yolu, öncelikle şunu açıkça anlamaktır: Astrolojideki en temel göstergeleri bile farklı biçimlerde yorumlayan farklı “ekoller” varsa, bunun nedeni her ekolün ya da grubun yorumlarına temelden farklı felsefeler getirmesidir.
Astroloji, astrologun yaşama yönelik temel tutumundan bağımsız bir bilgi ya da bilim türü değildir. Her astroloji sistemi, astrolog bunun farkında olsun ya da olmasın, aslında bir felsefenin ve kozmolojinin pratikte uygulanmasıdır. Örneğin yıldızıl zodyak ile tropikal zodyak arasındaki güncel tartışmanın temelinde, “yıldızıl zodyak yanlısı” olanların ve “tropikal zodyak yanlısı” olanların astrolojinin doğasına temelden farklı biçimlerde yaklaşması yatar. Bir kişi bir astrologdan danışmanlık alacaksa, ona mutlaka “Sizce astroloji nedir?” diye sormalıdır.

Ancak bu durum yalnızca astrolojiye özgü değildir. Terapi için bir psikoloğa gidecekseniz, onun Freudyen mi, Jungcu mu, Gestalt terapisti mi, davranışçı felsefe öğrencisi mi yoksa “ezoterikçi” mi olduğunu bilseniz iyi olur. Psikoloğun bağlı olduğu ekol ya da grup, sorununuzla başarılı biçimde çalışıp çalışamayacağı konusunda fikir verebilir.

Tıpta da durum aynıdır; çünkü birbirinden oldukça farklı çeşitli tıp yaklaşımları vardır. “Konvansiyonel” bir tıp doktoru hastalık ve tedavi —ya da iyileşme— sorunlarına; homeopat, osteopat, akupunktur uzmanı, bez tedavisi uygulayıcısı veya naturopat gibi uzmanlardan temelden farklı bir biçimde yaklaşır. Her yaklaşımın geçerliliği olabilir ve her biri “iyileşme” sağlayabilir; ancak bunları birbirine karıştırmak kimseye bir şey kazandırmaz. (“İyileşme” sözcüğüne de çeşitli anlamlar yüklenebilir.)

Kişi merkezli astroloji
Benim anlayışıma göre astroloji, günümüzün çalkantılı ve kaotik toplumunda yaşayan insanlar için; bireylerin iç çatışmalarını ve kişilerarası ilişki sorunlarını daha nesnel biçimde anlamalarına, bütünsel kişiliklerinde —beden, ruh ve zihinde— içkin olan potansiyelleri daha eksiksiz ve uyumlu biçimde gerçekleştirmelerine yardımcı olabildiği ölçüde değerlidir. Bu nedenle “kişi merkezli” ya da “hümanistik” astrolojiden söz ediyorum.

Bu, öngörüye dayalı, hele hele falcılık türünden bir astroloji değildir. Aşkın bir Ruh’u, geçmiş enkarnasyonları ya da benzeri mistik ve okült konuları ele aldığını öne süren bir astroloji de değildir. İlk ve son olarak birey olan kişiyi ele alır; ancak bu kişiyi bütün yönleriyle, coğrafi ve toplumsal çevresinin ortasında var olan, yaşayan, hisseden, düşünen ve kendini dönüştüren bir bütün olarak değerlendirir.

Güneş’e, Ay’a, Yükselen’e —hatta düğümler ve “pars”lar gibi diğer gezegenlere ve bağlantılı göstergelere— yüklediğim anlamlar, bu astroloji yaklaşımından doğal biçimde ve bana göre mantıksal olarak çıkar. Doğum haritasının bütünü, soyut hatlarıyla kişinin bütününü temsil eder. Harita, içinde olgun bir meşe ağacının potansiyelini taşıyan meşe palamuduna benzetilebilir. Haritanın ortaya koyduğu şey, birey olarak varoluşun yalnızca potansiyelidir.

Ancak bu varoluş potansiyelinin kendine özgü, görece biricik bir niteliği vardır. Yeryüzündeki belirli bir yere göre ele alındığında her zaman anı biriciktir. Her yeni doğan, bir ölçüde kendine özgüdür.

Bu biriciklik, doğum haritasında en hızlı değişen etkenle simgelenebilir: Yükselen’le; daha doğru bir ifadeyle haritanın dört açısıyla. “Ezoterik” astrologlar sıklıkla “enkarnasyon haçı”ndan söz eder; ancak ben somut ve gerçek olguların ötesine geçmemeyi tercih ederim. Bu “haç”, yalnızca kişinin biricik bireyselliğini tanımlayan çerçevedir.

Burada “bireysellik” derken aşkın ya da “tinsel” bir şeyi kastetmiyorum. Kastettiğim, her yeni doğanın diğerlerinden bir biçimde farklı olması ve zihinsel ve duygusal açıdan da, kendine özgü bir karakterle diğer insanlardan ayırt edilebilen “bireysel bir ben” olma potansiyelini içinde taşımasıdır.
Astroloji, doğum haritasının tüm unsurlarını nitelemek için burçları ve zodyak derecelerini kullanır. Bu nedenle Yükselen’in burcu ve derecesiyle diğer açıların burç ve dereceleri, haritasını incelediğimiz kişinin temel bireysel karakteri hakkında bilgi verir. Böylece bu dört açı, kişinin biricikliğini betimleyen temel göstergeler hâline gelir.

Astrolojideki en büyük sorun, bu göstergelerin ilk nefesin kesin anına bağlı olmasıdır. Bu eylem, söz konusu insanın kendine özgü yaşam ritmini başlatır. Oysa bu kesin an çoğu durumda yalnızca yaklaşık olarak bilinir. Böylece astrolojik yorumdaki en önemli olgu belirsiz kalır.

Doğum kaydı doğru tutulmuşsa, Güneş’in, Ay’ın ve gezegenlerin zodyaktaki dereceleri oldukça kesin biçimde bilinir. Popüler ya da dergi astrolojisi yalnızca doğum Güneşi’nin bulunduğu burca atıfta bulunabildiği için —örneğin “Aslan burcusunuz” ya da “Boğa burcusunuz” demek gibi— kişideki gerçekten bireysel etkeni ele alamaz ve alması da mümkün değildir. Bu astroloji, kişinin bedeninde işleyen, daha sınırlı ölçüde de psişesinde etkili olan temel yaşam enerjisi türünü ele alır.
Doğum haritasındaki Güneş’in, kişilik motorunun kullandığı “yakıt türünü” gösterdiğini sık sık söyledim. Motorun odun, kömür ya da benzin yakması; buharla, daha yakın dönemdeyse elektrik akımıyla ya da atom gücüyle çalışması elbette temel bir fark yaratır. Enerjiyi açığa çıkarmanın bu farklı biçimleri motorun temel niteliğini belirler. Güneş burcu da kişinin yaşam enerjisinin temel niteliğini aynı şekilde belirler.

Ancak bu, yalnızca kişinin temel canlılığının doğduğu mevsimle ilişkili olduğu anlamına gelir. Kalıtımsal etkenler, çevresel etkenler ve tanımlamakta zorlandığımız başka etkenler bu niteliği değiştirir. Muhtemelen astroloji bunları betimleyemez; yine de varlıklarını dolaylı olarak düşündürebilir.
Ay çok önemlidir; çünkü Dünya’nın tek doğal uydusudur ve gezegenimizin çevresinde hızla dolanırken, “kendisi” Dünya’nın yörüngesinin hem içinde bulunan gezegenlerin —Merkür, Venüs ve elbette Güneş’in— hem de yörüngenin dışında bulunanların —Mars, Jüpiter, Satürn, Uranüs, Neptün ve Plüton’un— “etkilerini” toplayıp dağıtır denebilir.

Bu nedenle astrolojik simgecilikte Ay’ın her tür dolaşım sistemiyle, yaşam güçlerinin sürekli çekilip taşması ve geri akışıyla, kişinin duygularını ve ruh hâllerini derinden etkileyen bezlerin ve metabolizma organlarının ritimleriyle ilişkilendirilmesi mantıklıdır. Bir bireyin psişik yaşamı dediğimiz şeyin Ay’la çok ilgisi vardır; çünkü böyle bir iç yaşam, çoğu durumda sürekli değişen biyolojik süreçlerin karşılıklı etkileşimiyle koşullanır, hatta çoğu zaman bütünüyle belirlenir. Bu süreçlerin de psikolojik süreçleri ya da yansımaları vardır.

Doğum haritasındaki evler
Kesin biçimde hesaplanmış bir doğum haritasında Güneş ve Ay yalnızca zodyak burçlarında değil, evlerde de yer alır. Haritadaki “ufuk ve meridyen haçı”nın tanımladığı dört çeyreğin her birini üç bölüme ayırmakla on iki ev elde edilir.

Geleneksel astroloji, zodyak ve Güneş göstergesine öylesine odaklanmıştır ki evleri zodyakın tâbi konumuna getirmiştir. Oysa doğum haritasındaki evlerin zodyak burçlarıyla ilgisi yoktur. Evler, yeni doğanın çevresindeki uzayın on iki eşit bölümünden ibarettir. Evlerin altısı ufkun üzerindedir; diğer altısı ise yeryüzünün altındaki uzay parçasını böler. Bu bölge, elbette, herhangi bir anda bizim için görünmeyen evrenin yarısının tamamını kapsar. Her evin zodyakta eşit olarak 30 derece içerdiğini söylemek, evlerin anlamını bütünüyle yanlış anlamaktır. Böyle bir yaklaşım, bir haritanın bireysel karakterini doğru biçimde tanımlamayı imkânsız hâle getirir.

Güneş’in ve Ay’ın, doğum haritasının dört açısına göre konumları —yani ev yerleşimleri— kişinin bireysel gelişim potansiyellerini belirlemede temel önem taşır. Her ev, temel bir deneyim türüyle ilişkilidir. İnsan, bu deneyimler aracılığıyla bireysel doyuma ulaşabilir ya da ulaşamayabilir. Bu on iki temel deneyim türüyle tekrar tekrar karşılaşmak zorundadır. Güneş’in bulunduğu ev, kişi yaşam gücünü o alana yoğunlaştırırsa kendini gerçekleştirmesine en çok katkıda bulunacak deneyim türünü gösterir.

Ay’ın bulunduğu ev, en temel karmik sorunların hangi deneyim alanında aşılması gerektiğini gösterme eğilimindedir; çünkü Ay normalde geçmişle bağlantılıdır. Kişinin geçmişten —“geçmiş” sözcüğü, doğduğu aileyi, kültürü ve geleneği de kapsar— nasıl çıkabileceğini gösterir. Aşkın etkenlere inanılıyorsa buna “geçmiş enkarnasyonlar” ya da karmalar da eklenebilir. Böyle bir geçmişten çıkış, kişinin gerçek bireyselliğini, varoluşunun en derin ritmini gerçekleştirmesinin koşuludur.
Bu makalenin son bölümünde söylenenler, doğum haritasındaki en önemli üç gösterge olan Güneş, Ay ve Yükselen’in, daha geleneksel yaklaşımdan farklı bir yaşam felsefesi ve psikoloji çerçevesinde nasıl yorumlanabileceğine ancak kısaca işaret ediyor. Alan Leo’nun yorumundan başlangıçta söz etmemin nedeni, bu yaklaşımın astrologlar arasında hâlâ çok yaygın biçimde kabul görmesidir. Dinsel ya da ezoterik bir gelenekten kaynaklanan belirli bir bakış açısından bu yorum, tekrar edeyim, kuşkusuz geçerlidir.

Ancak bu sayfalarda esas olarak anlatmaya çalıştığım şudur: Astrolojik yorumun çeşitli olanakları vardır. Her yorum türü, gerçekte belirli bir felsefeden —ya da dünya görüşünden— kaynaklanır. Ben yeni zamanların yeni bir felsefe gerektirdiğine inanıyorum. Bu nedenle astrolojinin geleneksel kavramlarının çoğunu yeniden biçimlendirmek zorunludur.

Scroll to Top